Merhaba arkadaşlar! Günümüz dünyasında sosyoloji, genel olarak üzerinde pek durulmayan bir bilim dalı halinde. Gelişen teknoloji ve bunun topluma etkileri bağlamında, kitleler birbirleriyle inanılmaz bir hız zemininde enformasyon transferi yapmaktalar. Hız, bilgi transferini bu seviyede ileri boyuta taşırken ve anlık olarak her türden bilgiye bu levelde bir hız ile sahip olurken, tam bu noktada sorulması gerek bir kaç soru kabarıyor. Peki bu kadar hızlı ulaştığımız bu bilgiler gerçek mi? Bu bilgilerin yarattığı kitlesel algı topluma bir fayda sağlıyor mu?
Bu basit sorular, zaten sık sık sorulan genel sorular biliyorum fakat buradaki asıl önemli nokta, bu sorulara verilen cevap ya da cevapların, maruz kaldığımız yüzlerce bilgi ve algının etkisi ile verilen cevaplar olması.
Şimdi, bir köpeğin, bir insan tarafından öldürülmesi olayını düşünelim. Bu olay o toplumda ilk defa yaşandıysa, toplumun tepkisi 10 üzerinden 9 ise, aynı olayın yüzlece kez yaşanmasından sonra, toplumun tepkilerinin 10 üzerinden 1'lere kadar düştüğünü gözlemleyebiliriz.
Lakin toplumun tepkilerindeki bu sert düşüş 'alışmak' ile açıklansa da, aynı zamanda toplumda yüksek bir psikolojik hasar bıraktığının da belirtileridir. Yani toplum bir konu hakkında gittikçe sessizleşmeye başladıysa, aynı oranda ve ilgili o konu bağlamında psikolojik sağlığının da dibe çöktüğü varsayımından bahsediyorum.
İşte, insan psikolojisinin birbirinden tamamen farklı olaylar neticesinde, benzer ve aynı noktadan tahribata uğraması ve bunun kitle kitle gerçekleşmesi, topluma yansıması ve ortaya çıkarttığı sosyoloji, siyaseten ele alındığında, toplumsal psikolojinin ve tepkilerin ya da suskunluğun inanılmaz bir seviyede sağlıksız olduğunu görebilirsiniz ki zaten birazdan bunlara örnekler vererek açıklamaya çalışacağım.
Her toplum, kendi bilinçaltındaki toplumsal kabul görmüş inançlar çerçevesinde biçimlenir ve bu inançların faydalı ya da zararlı olduğu, kesinlikle sorgulanamaz. İddialı bir cümle gibi durdu lakin bu durumu birey çaplı ele aldığımızda, yanılmadığımızı daha iyi anlayacaksınız.
Örneğin, yetişkin bir bireydeki psikolojik hastalıkların çoğunun, çocukluk döneminde maruz kaldığı muamele sonucu oluştuğu bilinen bir gerçeklik. Bu gerçeklik, zararlı bir gerçeklik olsa da, çocuk yaştaki o birey, bu problemi kendi başına o yaşlarındayken düşünüp çözümleyecek esenlikte değildir. Bu kötü ve zararına olan gerçekliğin etkisi yıllar sonra hafıza bağlamında unutulsa da, o yıllar içinde gelişen benlik, bu bilinçaltı zemini üzerinde kurulur. Bu zemin, şüphesiz hasarlı bir zemindir. Baba otoritesinin baskısında ezilmiş bir çocuk, ileriki yaşlarında bu muameleyi unutsa da, ortaya içe kapanık bir kişilik çıkabilmektedir. Bu kabullenilmiş ama faydasız bir gerçekliktir. Etkisi bakımından toplumsal inançlar da hemen hemen aynıdır fakat birey babasından nefret edebilir. Faydasız toplumsal inançlarda ise durum çok daha bambaşkadır. Nefret etmenin aksine, misalen ülkemizde kendi zararına olan 'şey' inançlaşmış ve putlaşmıştır.
Türkiye toplumunda, siyasal kutuplaşmaların tamamı, kökünde siyasetle ilgili değildir. Türkiye'deki toplumun kutuplaşmasına sebep olan temel ögeler, inançsaldır. Seküler bilinç altı ve din motifleriyle dolu bilinç altının bu kapışması, tüm hızıyla devam ediyor.
Muhafazakarlık olgusu, sanıldığının aksine islam dini ya da herhangi bir din ile ilgili değildir, geleneksel sosyal yapının korunmasıyla ilgili bir felsefedir fakat tabii ki dinsel bir boyutu da vardır ve biz, dinsel olan boyutunu ele alacağız. Muhafazakarlık, modern bir 'ideolojidir'. Türkiye'de modernizm, sadece seküler yaşam ortamı ile bağdaştırıldığı için, gerek seküler halk gerek dindar halk, kendilerinin, çağımızın hangi bölümünde konumlandığının farkında bile değil.
Sosyalizm(modern döneme ait olan Marx sosyalizmi), faşizm ve muhafazakarlık da birer modern ideolojilerdir. Bizim değindiğimiz konuda ise esas sıkıntı, muhafazakarlığın bir ideoloji olarak düşünülmemesinde yatıyor. Hiçbir müslüman Anadolulu, aslında yaşadıkları hayatın modern dünyada var olma çabası sonucu ortaya çıkan muhafazakarlık ideolojisine ait olduğunu ya bilmez, ya da kabullenemez. Çünkü modernizm, sanayi devrimi sonucu ortaya çıkan ve dinin yerinin bilime, kilisenin yerinin bilim akademilerine, papazların yerinin ise bilim insanlarına bırakıldığı bir dünya tanımıdır. Modern dünya içinde var olma çabası içine düşen hristiyan dindar toplum, muhafazakar bir kimlik kazanmıştır ve bu varoluşu başarmıştır da fakat buradaki varoluş, kilise ve onun hegemonyasının ön plana çıkması gerekliliğiyle ilgiliydi fakat kazanılan şey ise, modern dünya ile hristiyanlığın uyumlu çalışması olmuştur. Fakat esas başarı orta çağdan bu yana reformlara uğramış hristiyanlığın yapısıyla ilişkilidir. Yani hristiyanlık dini, modern gerçekliğin getirileriyle yüzleşmiş ve barışık bir sosyoloji oluşturmuştur. Hristiyanlık muhafazakarlığı (siyaseten) günümüzde artık bir varoluş değil, aynı anda hem seküler, hem de dindar hristiyan halkın temsilidir. Bu açıdan, bilinmesi gereken şudur: islamiyet bir dindir ama muhafazakarlık ise ideolojidir ve Türkiye'de ciddi bir ideoloji haline gelmiştir. Bizdeki muhafazakarlık nasıldır, ona bakalım..
Modernizm Cumhuriyet ile birlikte Türkiye'de de oturmaya başlayan bir olgu olmaya başladığı dönemlerde, islam dini ile bir çatışma içine girmiş ve bu çatışma halen devam etmektedir. Tabi bu çatışmadan kasıt, ilk akla gelen türden bir çatışma değil, yanlış anlaşılmamalı. Ülkemizde modernizm daha sonraları, kemalizm 'tema'sı ile kurgulandı. Bunun sebebi ise islam dininin düşünsel olarak değiştirilmeden, şeklen, modern dünya ile uyumlulaştırılmasıydı çünkü kemalizm ilk başlarda içinde Türk milliyetçiliğini de barındırmaktaydı. Bir nevi batı modernizmini Türk kültürü ile harmanlamak ve yeni bir modernizm yaratmaktı ve şeklen din. Bakın din değiştirilip tahrip edildi demiyorum, şekilsel değişimden bahsediyorum. Mesela ezanın Türkçeleştirilmesi gibi popüler olaylar. 'Kemalizm islam karşıtlığıdır' algısı da bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu görüş, islamı yok etmeye çalıştılar gibi söylemlerle eleştirilse dahi, asıl gerçek budur. İslam Anadolu'dan yok edilecek olsaydı, zaten yok edilirdi ve bugünkü yaşanan iç, hiçbir çatışma (birazdan değinilecek olan gerçek manadaki çatışma) var olmamış olurdu çünkü sekülerliğin karşıtı bir kitle var olmamış olurdu.
Modernizm dünyanın sürüklendiği bir gerçeklikti. Bu gerçekliği görmezlikten gelmek, toplumu ilerleyen dünyadan mahrum bırakacaktı ve bu dönüşümün olması 'gerekiyordu'. Bu dönüşümden etkilenmeyen yurttaşlar ise, modern dünyanın içinde eski ya da kadim algılar ile var olmak için islamik muhafazakar yapıya evrildiler. İşin en can alıcı noktası da burasıdır.
Muhafazakar müslümanların var olma savaşımları, modern Türkiye toplumunun, kuruluşunda seküler biçimde kurgulanmış yapısının yıkımını kapsamaktadır (bakın devletin yıkımından söz etmiyorum, bir sosyolojinin yıkımından söz ediyorum) çünkü muhafazakarlık bir ideolojidir ve tıpkı sosyalizmin de milliyetçi devlet yapısını kendi gerçekliği bağlamında yıkmaya meyilli olması gibi muhafazakarlığında kendi bağlamında benzer hedefleri vardır. Muhafazakar kitlenin bu varoluş çabası, modern toplum tarafından ise, devlete zarar vereceği ve devlette bir yıkım yaratacağı şeklinde görülmektedir! Buradaki zıtlık, muhafazakarların modernizmin içerisinde var olma savaşımı verirlerken aslında seküler kesimin algısındaki yıkım şekli ile bir yıkımı amaç edinmemeleri ama bu savaşımlarının esasında modern Türkiye'de bir takım 'devletsel' yıkımlara da sebep olacağının, seküler Türkiye toplumunca görülmesinde yatıyor. Elbette modern toplumun da islam dinini yok etmek, ortadan kaldırmak gibi bir hedefi olmamasına rağmen, muhafazakar kitleye karşı üstte bahsettiğim sebepten ötürü savunma oluşturmaları, onların savaşımını hedef aldığından ötürü, 'dini yok etmeye çalışıyorlar' şeklinde algılanmasına sebep oluyor ve elbette modernizme entegre edilmiş islam biçimi de, bozuk bir dini inanca sahip bu sekülerler gibi yorumlara sebep oluyor. Kısacası; modern toplum devlet = modernizm kurgusu içinde, devlet = islam kuralları diyen muhafazakar toplum ile karşılıklı çatışması. Vurgulanması gereken bu zıtlık kısacası şöyledir; muhafazakarlığın islam çerçevesinde arzu ettiği yıkım seküler sosyolojidir ve bu seküler sosyolojinin yıkımı ise sekülerler nazarında devletin dağılışını beraberinde getirecek inancının zıtlığı.
Bakın burada üstünde durmam gereken temel nokta şu; muhafazakarlık modern bir ideolojidir, Türkiye'de modernizm tanımı, sekülerlik ile karıştırılıyor. Modernizm bir dönem adıdır ve çağdaşlık içi boş bir kelimedir çünkü çağdaş ol denildiğinde, bir olumlama yapılır fakat siyahilere yapılan ırkçılık da bu çağın yani modern zamanların çağdaşlığıydı. Naziler de moderndir, muhafazakarlar da sosyalistler de. Sekülerlik dini kurallara uyup uymama kaygısı gütmeden yaşamaktır, ki zaten bu, kişinin kamusal alandaki (birazdan değineceğim) bireysel özgürlüğü ile ilgili bir karardır ama modern dünyada din, merkezi bir konumdan çıkınca, sanılıyor ki modern kamusal alan sadece sekülerdir. Bu tamamen yanlıştır. Fakat modernizm kurucu aklı seküler bir formatta olduğu için, modern dünyadaki insan, seküler formda insandır gibi bir sosyolojik gerçeklik ortaya çıktı. İşte muhafazakarlık, bu sekülerlik anlayışına muhaliftir. Modernizm ile din çatışması ise, dinin önplanda (Türkiye için kilise değil islamik kurallar) olmak zorunda olup olmaması ile ilgilidir ve modernizm din (ilk zamanları bağlamında kilise) hegemonyasının yerini alan bir olgudur.
Modernizm dünyanın sürüklendiği bir gerçeklikti. Bu gerçekliği görmezlikten gelmek, toplumu ilerleyen dünyadan mahrum bırakacaktı ve bu dönüşümün olması 'gerekiyordu'. Bu dönüşümden etkilenmeyen yurttaşlar ise, modern dünyanın içinde eski ya da kadim algılar ile var olmak için islamik muhafazakar yapıya evrildiler. İşin en can alıcı noktası da burasıdır.
Muhafazakar müslümanların var olma savaşımları, modern Türkiye toplumunun, kuruluşunda seküler biçimde kurgulanmış yapısının yıkımını kapsamaktadır (bakın devletin yıkımından söz etmiyorum, bir sosyolojinin yıkımından söz ediyorum) çünkü muhafazakarlık bir ideolojidir ve tıpkı sosyalizmin de milliyetçi devlet yapısını kendi gerçekliği bağlamında yıkmaya meyilli olması gibi muhafazakarlığında kendi bağlamında benzer hedefleri vardır. Muhafazakar kitlenin bu varoluş çabası, modern toplum tarafından ise, devlete zarar vereceği ve devlette bir yıkım yaratacağı şeklinde görülmektedir! Buradaki zıtlık, muhafazakarların modernizmin içerisinde var olma savaşımı verirlerken aslında seküler kesimin algısındaki yıkım şekli ile bir yıkımı amaç edinmemeleri ama bu savaşımlarının esasında modern Türkiye'de bir takım 'devletsel' yıkımlara da sebep olacağının, seküler Türkiye toplumunca görülmesinde yatıyor. Elbette modern toplumun da islam dinini yok etmek, ortadan kaldırmak gibi bir hedefi olmamasına rağmen, muhafazakar kitleye karşı üstte bahsettiğim sebepten ötürü savunma oluşturmaları, onların savaşımını hedef aldığından ötürü, 'dini yok etmeye çalışıyorlar' şeklinde algılanmasına sebep oluyor ve elbette modernizme entegre edilmiş islam biçimi de, bozuk bir dini inanca sahip bu sekülerler gibi yorumlara sebep oluyor. Kısacası; modern toplum devlet = modernizm kurgusu içinde, devlet = islam kuralları diyen muhafazakar toplum ile karşılıklı çatışması. Vurgulanması gereken bu zıtlık kısacası şöyledir; muhafazakarlığın islam çerçevesinde arzu ettiği yıkım seküler sosyolojidir ve bu seküler sosyolojinin yıkımı ise sekülerler nazarında devletin dağılışını beraberinde getirecek inancının zıtlığı.
Bakın burada üstünde durmam gereken temel nokta şu; muhafazakarlık modern bir ideolojidir, Türkiye'de modernizm tanımı, sekülerlik ile karıştırılıyor. Modernizm bir dönem adıdır ve çağdaşlık içi boş bir kelimedir çünkü çağdaş ol denildiğinde, bir olumlama yapılır fakat siyahilere yapılan ırkçılık da bu çağın yani modern zamanların çağdaşlığıydı. Naziler de moderndir, muhafazakarlar da sosyalistler de. Sekülerlik dini kurallara uyup uymama kaygısı gütmeden yaşamaktır, ki zaten bu, kişinin kamusal alandaki (birazdan değineceğim) bireysel özgürlüğü ile ilgili bir karardır ama modern dünyada din, merkezi bir konumdan çıkınca, sanılıyor ki modern kamusal alan sadece sekülerdir. Bu tamamen yanlıştır. Fakat modernizm kurucu aklı seküler bir formatta olduğu için, modern dünyadaki insan, seküler formda insandır gibi bir sosyolojik gerçeklik ortaya çıktı. İşte muhafazakarlık, bu sekülerlik anlayışına muhaliftir. Modernizm ile din çatışması ise, dinin önplanda (Türkiye için kilise değil islamik kurallar) olmak zorunda olup olmaması ile ilgilidir ve modernizm din (ilk zamanları bağlamında kilise) hegemonyasının yerini alan bir olgudur.
Bunun sonucunda modernizmin sosyolojik getirilerini benimsemeyen dindar bireyler, modernizmin içinde erimemek için muhafazakar ideolojiyi yarattılar. Fakat Türkiye'deki algı çerçevesinde modern insan deyince aklınıza seküler insan, yani modernizmin getirdiği sosyolojiyi benimseyen insan gelsin. Muhafazakar deyince de, modernizmin getirdiği sosyolojiyi benimsemeyip, modern döneme ait olan, modern zamanlarda yaratılmış muhafazakarlık ideolojisini benimseyen ve modernizmin sosyolojisini benimsemeyip, kendi dini kurallarını modern seküler sosyolojinin yerine inşa etmek isteyen insan gelsin. Yani modern dönem, tamam, peki, ama bunun sosyolojisi sekülerlik değil din kuralları ile biçimlenmiş bir sosyoloji olmalı diyen insan modeli. Sonuçta bu kesim, bilimsel verileri modern çerçevede benimsemektedir. Artık, istisnalar hariç dindar bir kadın, erkek bir doktora muayene olabiliyor ve şikayetçi olmuyor. Modernizm bir dönem ve baskın sosyolojisi ise sekülerlik değil, din kuralları olmalıdır gibi bir mantık yani. Modernizm konusu çok uzun bir konudur ama kaba taslak bu şekilde ifade edeyim. Önemli olan, benimsedikleri sosyolojilerin şekillerinde, fikirsel ayrılığın olduğunu anlamaktır.
Fakat önemli nokta şudur ki, Avrupa'da dinde reform bir kaç yüzyıl önce olduğu için seküler sosyoloji için savaşım olmamıştır lakin Türkiye'de bu savaşım yaşanmıştır ve hala devam etmekte olan savaşım tam da budur. Türkiye esasen kendi reformunu devlet eli ile kemalizm ile uygulamaya koymuştur da diyebiliriz. Sonuçta kilise baskısı kalkınca hristiyanlığın yıkılmadığı gibi, islamı da yıkmak gibi bir gaye elbette yoktu fakat algılara maalesef tam tersi yönde işledi. Biliyorum biraz karışık gibi fakat Türkiye'de ki durum zaten tam olarak bu şekilde bir karışıklığa sahip. Bunu anlamaya çalışmak gerekiyor. Yani muhafazakarlık modern bir ideolojiyse, modern toplum ile muhafazakar toplum nasıl çatışma halindedir, burada bir tezatlık yok mu şeklinde bir hataya düşülmesin. Ayrıca modern fikirler, örneğin faşizm; Almanya'da eşcinsellerin yaşama hakkına son verirken, gene modern bir düşünce olan sosyalizm ise, eşcinsellerin hakkını savunmaktadır. Modern dönemin gerçekliğinin, kafalara daha net yerleşmesi için verdim bu karşıtlığı.
Fakat önemli nokta şudur ki, Avrupa'da dinde reform bir kaç yüzyıl önce olduğu için seküler sosyoloji için savaşım olmamıştır lakin Türkiye'de bu savaşım yaşanmıştır ve hala devam etmekte olan savaşım tam da budur. Türkiye esasen kendi reformunu devlet eli ile kemalizm ile uygulamaya koymuştur da diyebiliriz. Sonuçta kilise baskısı kalkınca hristiyanlığın yıkılmadığı gibi, islamı da yıkmak gibi bir gaye elbette yoktu fakat algılara maalesef tam tersi yönde işledi. Biliyorum biraz karışık gibi fakat Türkiye'de ki durum zaten tam olarak bu şekilde bir karışıklığa sahip. Bunu anlamaya çalışmak gerekiyor. Yani muhafazakarlık modern bir ideolojiyse, modern toplum ile muhafazakar toplum nasıl çatışma halindedir, burada bir tezatlık yok mu şeklinde bir hataya düşülmesin. Ayrıca modern fikirler, örneğin faşizm; Almanya'da eşcinsellerin yaşama hakkına son verirken, gene modern bir düşünce olan sosyalizm ise, eşcinsellerin hakkını savunmaktadır. Modern dönemin gerçekliğinin, kafalara daha net yerleşmesi için verdim bu karşıtlığı.
Bu modern toplum ve muhafazakar toplum çatışması günümüzde siyaset örtüsü üstünden tam gaz ilerlemekte. Yıllar içerisinde ise tabiatı gereği karşılıklı bir nefret ve diyalogsuzluk oluşmuş ve maalesef ki araya da, provokatif yapılar girmiş, bu kötü kimseler kanaat önderliği yapmış, bu çatışmanın daha da karmaşık bir şekle evrilmesini bilinçli olarak sağlamışlardır. Buradaki kanaat önderi bir siyasetçi, gazeteci ya da herhangi bir örgüt mensubu olabilir. Bu kanaat önderlerine iki kesimin de inanmalarının sebebi ise, kendi savaşımları için de mücadele ediyor gibi görünmesidir.
Bu malum çatışmanın, siyasetçi olarak adlandırılan kişilerce yürütülmesi, toplumu daha da kendi ideolojisi çerçevesinde radikalleştirdi. Aslında bu çatışma, sosyoloji çerçevesinde irdelenmeliydi ve çözüme kavuşturulmalıydı. Tabi Türkiye'de sosyologlar kaldırımda duran izmarit kadar değer görmediğinden ötürü, çatışma, toplumun kanayan yarası olup çıktı. Hatta toplumu %50'lik iki kesime böldü. Biz dini siyasete alet etmeyin desek de, aslında toplumun çözülmesi gereken sorunu, zaten inançsal. Bu ortamda, her türden siyaset eninde sonunda inançsal bir savaşıma evrilir! Muhafazakar bir siyasetçinin yaptığı hizmetler sekülerlerce beğenilmezken, seküler bir siyasetçinin yaptığı hizmetler de muhafazakarlarca beğenilmemektedir. Çünkü medyanın toplumda var olanı geri topluma yansıtması gibi, siyaset (!) de toplumu geri topluma yansıtıyor. Türkiye'deki temel haz noktası ya da beklentiler, hizmetsel değil, kimden olduğu ve savaşıma ne kadar katkıda bulunulduğu ile ilgilidir. Toplum, sürekli kendinden olanı ikiyüzlü bir biçimde kayırıyor...
Türk modern devrimi, uygulamada başarılı da olsa, sosyolojik ve psikolojik yönleri bakımından eksik mi kaldı? Bütün suçu, muhafazakar kitlenin ya da seküler kitlenin düşünsel durumuna atmak bu bağlamda zaten hatalıdır. Bunun cevabı ise, üstteki soru da yatmaktadır. Fakat ülkemizdeki hele ki bu çatışma ortamında, bu sorunun cevabının aranmasını geçtim, benzer soruların sorulması dahi, soran kişiyi Cumhuriyet değerlerine karşıt olanlar sınıfına itmektedir yani haksız bir lince maruz kalmayı kimse göze alamamaktadır. Ülkede bu karşıt algıların var olması, bu sorunun sorulmasını maalesef engellemektedir. Türk toplumu kendi probleminin çözümü için, farkında olmadan kendi kendini kısıtlıyor. Bu durumun sonucunda da, esas çözüm kesinlikle sağlanamamakta ve art niyetli ya da değil; siyasetçilerin etkisi ile de taraflar gittikçe daha da azgınlaşmaktalar.
Elbette yolsuzluklar, yanlış politik uygulamalar gibi konular da var lakin konumuz siyaset değil, sosyoloji, yani es geçmiyorum. Bu siyasi usulsüzlükler olmuştur ya da olmamıştır bu kısım için bir şeyler söylemek de istemiyorum. Bunu ifade ederken de, her iki kesime de çiçek attığımdan değil elbette, çünkü Türkiye'de yıllardır yolsuzluk sorunu mevcut ve bu az ya da çok, taraf ayırt etmezsek, her kesimden kötü niyetli kimselerce yapılmaktaydı. Önemli olan bu sorunun önüne geçecek bir sistemin yaratılmasıdır. İşin bu kısmı ile ilgilenmeyi daha faydalı buluyorum. Aksi halde yolsuzluk yapanlar her kesimden her zaman çıkacaktır.
Konumuza dönecek olursak; kamusal alan kavramı ve o büyük hastalığımız nedir? Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: ülkemizde özellikle muhafazakarlık ve kendi özel kesimi tarafınca da sekülerlik dinselleşmiş ve sekülerlik ile dinin aslında kamusal alandaki bireysel olgular olduğu gerçeği patlayıp, katı ve kendine uymayanı dışlayan ve de yok etmeye güdümlenmiş sosyolojik yapılara evrilmişlerdir ve kamusal alanın uzlaşmacı özelliği tamamıyla yok olmuş ya da reddedilmiştir.
Şimdi, kamusal alanı biraz açalım. Kamusal alan kavramı hakkında onlarca taraf ve ifade var lakin en genelini ele alacak olursak; farklı ırktan, dinden, kültürden insanların ortak ve birlikte yaşadıkları, yaşamak zorunda oldukları alandır. Bu alan bir devletin vatandaşlarının yaşadığı 'topraklar' da olabilir, bir üniversitenin kampüsü de. Önemli olan ise, o kamusal alanın herhangi bir kesime ait olmadığının bilincidir. Bu alan kökünde devlete de ait değildir! Devlet bu alan içinde, farklılıkların çatışmaması için hukuken var olan görünmez bir aygıttır. Fakat kamusal alan bir çatışma ortamı haline gelirse, biz bu durum neticesinde hangi 'toplumdan' bahsedeceğiz? Kalabalığın toplumsallaşmasının temelinde, kamusal alanın varlığı ve bu alandakilerin, bu kavramın bilincinde olması yatmaktadır. Kamusal alanın var olma sebebi, kitleleri çatışmadan uzak tutmaktır fakat bu çatışma kamusal alanda gerçekleşiyorsa? O zaman kamusal alan, maalesef gladyatörlerin arenasına evrilir.
Türkiye'de kamusal alan, bir arenadır arkadaşlar. Bu arenada gücü olan, diğerini yok etmeye meyilli maalesef. Zaten malum çatışmanın bakış açılar bakımından durumu ortadayken, bu tarz bakış açılarının yarattığı kaosun asla içinde olmaması gereken şey, bir arenadır ve bu vahim durum maalesef Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun ta kendisi.
En başta sorduğum; 'peki bu kadar hızlı ulaştığımız bu bilgiler gerçek mi? Bu bilgilerin yarattığı kitlesel algı topluma bir fayda sağlıyor mu?' sorularına bu arena içerisinden cevap veren toplum, asla gerçek cevabı üretemez. Aksine birbirlerini farkında olmadan zehirlemeye devam ederler. Akvaryumda olduklarının farkında olmayan balıklar gibi, asıl çözümün ne olduğunun farkında olmadan iç çatışmaya devam ederler ve ediliyor da. Türkiye'de siyasi görüş çatışması yok. İnanç çatışması var ve 'bu' gerçekliğin bir kurgusu olan, siyaset adlı gerçeklik kurgusu, aslında hiç 'saf siyaset' olarak var olmadı. Bir cümleyi tamamen kafamdan uydursam ve bu cümle herhangi bir kesimin faydasına(!) olan yalan bir cümle olsa, anında enformasyon hızı sayesinde milyonlarca kişi tarafından sorgusuz sualsiz benimsenir. Önemli olan bilginin gerçekliği değildir, karşıt söylemin üretilmesidir. Yeter ki bir 'laf' olsun ve bu karşı tarafı yıpratacak niteliklere sahip olsun. Gerçek olup olmamasının hiçbir önemi yok. Türkiye sosyolojisi bu hasta mantık üzerinden çatışmakta ve bu çatışmaya kendini kaptırmış kitleler, kendi asıl probleminin ne olduğunu unutmuş vaziyette ve bu problem yıllardır devam ettiği için, tepkiler bu problemin 'kendisine' hiç dokunmamaktadır çünkü az önce köpeğin öldürülmesi örneğinde de belirttiğim gibi, aynı problem yüzlerce kez tekrarlandığında, tepkilerin seviyesinde de düşüş yaşanmaktadır. Ayrı bir bilgi olarak ise şunu da söylemekte fayda var, olaylara gerçekten objektif yaklaşan aklıselim bireyler, yaptıkları yorum çerçevesinde X ya da Y partilidir ve bu kesindir gibi bir muameleye maruz kalıyorlar. Oysa doğrular eklektiktir.
Türkiye toplumunun, kendi gerçekliğine karşı bu levelde suskun olması ve bu gerçekliklerinin hiç farkında olmamaları ya da unutmuş olmaları, zaten her şeyi ortaya koymakta. Hastalığın kutsallaşmış, putlaşmış olduğunu söyleyebilir ve bunun için sorgulanmıyor, sorgulanamıyor diyebiliriz. Muhafazakar ya da sekülerlerin, kamusal alanı kendi alanlarına evriltmeye çalışması, hem karşılıklı olarak kendi kendilerini, hem de daha farklı olan kitleleri görünmezleştirmekte. Muhafazakar ideoloji, kimseye ait olmayan kamusal alanda, eşcinsellerin var olmamasını hangi hukuksal (zaten bilindiği üzere hukuksal sosyolojiden çok, din kurallarının hakim olduğu sosyolojiyi savunmaktalar ve o hakkı bu düşünce çerçevesinde kendilerinde görüyorlar) hakla ister mesela, ya da üniversitelere başörtüsü ile girme yasağı hangi hak ile (modern toplum seküler toplumdur yanlış inancı neticesinde) uygulanmıştı.
Bu yaşananlar, kamusal alan kavramının bilinçsizliğinin en üst zararlarıdır ya da o kamusal alanı kendinin eşyası olarak görmek veya kendinin özel alanı sanmak. Kamusal alan bir dinin ibadet hanesi ya da diğer taraftan, bir bar ortamı da değildir..
Seküler ve muhafazakar çatışması, Türkiye'nin içinde bulunduğu çatışmanın tanımı gibi ortada durmakta ve konunun siyaset ile ilgisi kesinlikle bulunmamaktadır. Türkiye'de gerçek anlamda bir siyaset asla olmadı.
Tv'lerde saatlerce partiler üstünden tartışan kişiler, meclisteki kaos, sokaklardaki sivil sözsel çatışmalar; tamamının kökünde, bu inançsal zihniyet farklılığı yatmakta. Bu bağlamdan bakıldığı zaman, Türkiye'de ki her olayın arka planını, rahatlıkla görebiliriz. Karşılıklı hükmetme çabası inancı, toplumun faydasız olan kitlesel inancıdır. Bu bakımdan, Türk toplumunun, ben bu partiliyim, şu görüştenim gibi söylemleri, TV'deki gazeteci ya da bilirkişilerin X ya da Y görüşünü temsilen, aslında hiç olmayan o X ya da Y görüşü hakkında konuşması, aslında tamamen, baştan sona şuursuzluktur! İşin özü şudur ki, ülkemizde büyük destekler alan meclisteki partiler, siyasi bir tarafı değil, toplumun ilgili kesimlerini yansıtan bir inançsal zihniyetin temsilcileridir ve Türkiye'de siyaset diye bir olgu %90 oranında bulunmamaktadır. Var olan tek şey inançların çatışmasından başka bir şey değil ve bu çatışma kesinlikle ilahiyatın değil sosyolojinin alandır. Tabi bu çatışma neticesinde de, kendi 'genel sosyolojimize' has, postmodern bir topluma evrilme yolundayız. (Bu durumu bir başka yazıda anlatırım)
Bütün bunların ışığında ise son olarak şunları diyebiliriz; Türkiye kötü yönetiliyor ya da yönetilmiyor şeklinde bir durum söz konusu değil. Türk toplumunun kendisi, iyi yönetilmeye elverişli bir formda bulunmuyor maalesef.
Bütün bunların ışığında ise son olarak şunları diyebiliriz; Türkiye kötü yönetiliyor ya da yönetilmiyor şeklinde bir durum söz konusu değil. Türk toplumunun kendisi, iyi yönetilmeye elverişli bir formda bulunmuyor maalesef.